Hoş geldiniz!

Dün bilmedikleriniz için
artık Seturday’desiniz!

Trendy, Gurme, Adventurist ve
daha fazlası. Kategorinizi
seçin, rotanızı belirleyin!

arrow1

Gezilerini sizler için
kaleme aldılar.

arrow2

Merak uyandıran ve arzulanan
rotalar, elbette çok okunurlar!

arrow3

Merak ettiklerinizi deneyimleyenlere,
bir bilene sorun.

arrow4

Nereleri görmek istersiniz?
Siz Bucket List’inizi hazırlayın,
tur bilgileri bizden.

Gittiğim Yerler

Listenizde bu şehir bulunuyor...
Tekrar ekleyemezsiniz!!

Gittiğiniz yerleri seçerek diğer gezginlerle tecrübelerinizi paylaşabilirsiniz.

    Hesabım sayfasından daha sonra gittiğiniz yerlere ekleme yapabilirsiniz! Keyifli keşifler!

    İleri

    İlgi Alanlarım

    YEMEK

    SANAT

    TARİH

    ALIŞVERİŞ

    DOĞA

    İŞ

    KEŞİF

    KÜLTÜR

    Seyahat amacınızı işaretleyin, diğer kullanıcılarla deneyimlerinizi paylaşın!

    Bucket List oluşturabilmeniz için üye olmanız veya giriş yapmanız gerekmektedir.

    Üye Ol Giriş Yap Kapat

    Bucket List Oluşturun

    Gitmediğiniz ama gitmeyi çok istediğiniz şehirler sizi bekliyor! Tek yapmanız gereken bu şehirleri seçmek ve “gitmeye hazırım” demek. Biz de gitmeyi hayal ettiğiniz şehirlere ait turlarla ilgili size bilgi verelim.

    Listenizde bu şehir bulunuyor...
    Tekrar ekleyemezsiniz!!

      Bucket List kaydınız başarıyla gerçekleşti. Müşteri hizmetlerimiz size en yakın zamanda ulaşacaktır.

      Bir Bilene Sor

      Gideceğiniz şehri yazın, o şehri daha önce gezen ve iyi bilen kullanıcılardan tavsiyeler alın.
      • Bir Bilene Sor
      • Bucket List
      • Giriş Yap

      Ayhan Sicimoğlu: Seyahate Adanmış Rengârenk Bir Hayat

      Gezgin, yayıncı, müzisyen, gurme ve çok daha fazlası… Çok yönlülüğü dillere destan bir dünya insanı, Ayhan Sicimoğlu. Başta seyahatseverler olmak üzere kültür ve sanatla ilgilenen herkesin “hastası” olduğu ünlü isimle hayatını, unutamadığı seyahat deneyimlerini ve Setur Select ile gerçekleştirdiği turları konuştuk.

      Ayhan Sicimoğlu denilince akıllara “gustosu olan insan” tanımı gelir. Bizim açımızdan da bu yakıştırma çok doğru ve yerinde. Hatta bir dönem “Gusto” adlı bir televizyon programı da yapmıştınız. Peki, siz gustonuzu nasıl tanımlarsınız?

      Biraz bilgi lazım tabii, eğitim lazım. Gusto öyle yukarıdan vahiy gibi inmiyor. Aile görgüsü lazım. Bütün bunlar insanı sanata ve sanatı sevmeye doğru ittiği zaman, bir gusto haresi çıkartıyor etrafınızda. Gusto haredir. Birinin yürüyüşünden anlaşılır. Mesela sigara içenler, sigara dumanı içerisinde yürürler. Bunun tam tersini düşünün. Ben mesela, sigara içen birinin arabasına bindiğimde anlarım. Üzerine sinmiştir çünkü kokusu. Gustosu olan insan da böyledir, kokar. Ama güzel kokar...

      “Bir insanı törpüleyen ve insanı insan yapan şey meraktır. Merak edeceksin, su içtiğin bardağın nasıl yapıldığını, içtiğin suyun pH değerini bileceksin.”

      Renkli kişiliğinize atıfta bulunulan bir röportajınızda; “Ben aykırı değilim, aksine normalim. Herkesin olması gerektiği gibi, modern bir dünya erkeğiyim.” diyorsunuz. Sizce, olması gerektiği gibi yaşayan modern bir dünya erkeğinin ne gibi kriterleri olmalı?

      Bir kere yine, eğitim ve bilgi sahibi olmalı. Ayrıca meraklı olmalı, çünkü bir insanı törpüleyen ve insanı insan yapan şey meraktır. Merak edeceksin, su içtiğin bardağın nasıl yapıldığını, içtiğin suyun pH değerini bileceksin. Çocukluktan yetişkinliğe merak edersen ve üşenmeden araştırırsan, o sende bir kültür eğilimine yol açıyor. İlla ki üniversite mezunu olman da gerekmiyor. Örneğin; gittiğim bankanın güvenlik görevlisi oldukça entelektüel biri. Benden hep kitap istiyor. Ona bir tane kitap veriyorum, üzerine tartışıyoruz. Hatta bir şiir kitabı yazmış, bana da hediye etti. Bence bir profesörden daha meraklı ve bilgili bir dünya insanı.

      Seyahatten müziğe, gastronomiden yayıncılığa uzanan kariyerinizi meraklı bir insan oluşunuza bağlıyorsunuz. Sizce merak etme duygusu insanın içinden gelen bir yetenek mi yoksa sonradan kazanılabilir bir alışkanlık mıdır?

      Her ikisi birden. Bu tamamen ailenin yetiştirme şekliyle ile ilgili. Bebekler bir nevi “Bu ne?” sorusuyla doğarlar. Bebeğin annesi ise “Sus, çok soru sordun!” der, cevaplamaya üşenir. “Bu” diye sorulan şeyin ne olduğunu da bilmez genellikle. Benim ailemde ise babam tam tersiydi “Bu ne?” diye sorduğumuzda. Annem “Eyvah, yine sizi alçıya aldı” derdi, çünkü babam saatlerce anlatırdı. Biz de dinlemek zorundaydık.

      “Sadece Setur’la tur yaparım. O da bana Mustafa Koç’un vasiyeti gibi geliyor.”

      Bir süredir Setur Select ile çeşitli turlar düzenliyorsunuz. Bu maceranız nasıl başladı?

      Ben hiç tur yapmam böyle, sadece Setur’la yaparım. O da bana Mustafa Koç’un vasiyeti gibi geliyor. “Bize hiç yüz vermiyorsun” derdi bana. Setur’dan arkadaşlar bir mantar avı seyahati için bana geldiklerinde, arkadaşım toprak sahibi olduğu için Gubbio’yu önerdim. Aslında Alba’yı önerdiler. Alba’yı bilirim, severim de orası daha tanınmış bir mantar avcılığı bölgesi. Ben de turistik gezilerden çekinirim, 10-20 kişilik bir tur olursa kabul edeceğimi söyledim. O güne kadar hayatımda bir kez Küba’ya tur yapmıştım. Gezimiz esnasında “Ayhan Bey tuvalet nerede?” gibi sorular gelmişti. Ben sonuçta turist rehberi değilim, tura katılanlardan biri konumundayım. Gubbio’da ise Roma’dan profesyonel rehber olan bir arkadaşımız geldi. Orada bana “Ayhan Ağabey 17 senedir Roma’da turist rehberliği yapıyorum, ben bile buraları görmedim” diyor. O tur çok sevilince tekrar istediler, tekrar yaptık. Kış aylarında da Güney Fransa’ya bir tur düzenledik. Toplamda 2 Mantar Avı, 2 de Güney Fransa Turu yaptık. Bir de bu yazın sonu için nereye gitmek istediğimi sorduklarında “Sicilya” dedim. Benim memleketim orası çünkü. Hastasıyım Sicilya’nın. Sicilya turunda da yine lokantalar, oteller ve gidilecek yerlere ben karar vereceğim. Birkaç turistik yer de olacak illa ki… Öyle bir Sicilya muhabbetim var, kültürümüze yakın bir yer olduğu için seviyorum. Hem Avrupa’nın içinde hem de dışında bir yer. Coğrafi olarak Avrupa’nın içinde ama kültür olarak çok farklı.

      Kralların yiyeceği olarak tarif edilen, trüf mantarına meraklısınız. Bugüne kadar tattığınız en değerli trüf mantarıyla hangi geziniz esnasında karşılaştınız?

      Daha önce de bahsettiğim, Gubbio’da yaşayan arkadaşımın küçük kardeşi, eskiden Amerika’da trüf mantarı ticareti yapıyordu. En iyileri de ona gelirdi. O dönem çok güzel mantarlar gördüm ama trüf mantarı arasındaki iyi-kötü farkı diğer mantarlar gibi değildir. Ender olanları daha büyükleridir. Büyüdükçe fiyatı artar, altın gibi. 5-6 sene evvel bir trüf mantarı festivaline katılmıştım, bir program da çekmiştik televizyon için. 1 kilo 80 gramlık tek parça bir mantar açık artırmada tam 15 bin euro’ya satıldı. Resmen otomobil fiyatı. Nihayetinde yenecek, saklanacak bir şey değil. Heykel değil saklayamazsın, çürür. Bir ay içinde onu yemen lazım…

      “Bir bardakta limon suyu, yanında ise su geldi. Bu ikisini siz karıştırıyorsunuz. Çok tuhafıma gitmişti.”

      Şehirleri ince detaylarıyla anlattığınız “Limonata” adlı bir TV programına imza atmıştınız. Bu programın en ilgi çekici bölümü ise Avrupa’nın limon cenneti: Amalfi. Buradaki izlenimlerinizden bahseder misiniz?

      Amalfi’de her şey limon üzerine. Limon tatlısı, limonlu makarna… Enteresan bir şey var; herhâlde limonatası da çok güzeldir diye düşündüm. Oranın klasik pastanelerinden birine oturduk. Limonata istedik. Garson anlamadı. “Limonata” dedim. İtalyancada da “limonata” aynı. Garson “Limonlu su herhâlde?” dedi. “Evet” dedim. Resmen limon ve su geldi. Bizdeki gibi hazır bir bardak bekliyordum. Bir bardakta limon suyu, yanında ise su geldi. Bu ikisini siz karıştırıyorsunuz. Çok tuhafıma gitmişti. Biz Türkler olarak limonatayı çok severiz, onların da seveceğini tahmin ediyordum. “Limonata öyle içilmez, o sahtedir.” dedi. Haklı. Ucuz limonatalara limon tuzu falan koyarız ya. Masadaki şekerlikten şeker alıp karıştırdım, içinde erimedi bile. Hiç unutmuyorum onu. Makarnasına kadar limonun her şeyi vardı orada ama limonata yoktu…

      “Bir lokantayı enteresan yapan sahibi ve şefidir.”

      Kargadan başka kuş tanımadığınız gibi, İtalya’da Sicilya’dan başka şehir de tanımıyorsunuz. Avucunuzun içi gibi bildiğiniz Sicilya’nın gizli kalmış bir restoranını okurlarımızla paylaşır mısınız?

      Sicilya’nın en güzel kasabalarından biri Taormina’dır. Orada bir arkadaşım var, Turi adında. Neru d’Avola isminde bir restoranı var. Aslında bir üzüm adıdır. Avola Karası demek. Bizdeki Urla Karası gibi. Turi’nin babası Sicilyalı önemli bir profesör. Entelektüel biri. Oğlu da bir şef. Lokantasının hem sahibi hem de mutfakta ama herkes gittikten sonra mekândaki piyanoya oturur ve Mozart, Chopin, Beethoven çalar. Beyaz şef gömleğini de çıkarmaz. Onunla birkaç televizyon programımız var. “Turi, ben geliyorum!” dediğim zaman hazırdır. Birlikte en son Etna Yanardağı’na, Porçini mantarı toplamaya gittik. Daha sonra pazardan kalamar aldık ve birlikte Porçini mantarlı kalamar yaptık. Öyle bir adam. Enteresan bir lokanta, hem sahibi de enteresan. Bir lokantayı enteresan yapan sahibi ve şefidir. Yoksa lokanta çok… Sahibi renkli olacak. Zaten onun renkli olması lokantayı da enteresan kılacaktır.

      Bir dünya insanı olarak, sizin için dünyanın farklı yerlerini keşfetmek mi yoksa bir yeri her ayrıntısıyla deneyimlemek mi önce geliyor?

      Deneyimlemek bana daha doğru geliyor. Bir yeri kısaca gezip göreceğine, aç interneti videolardan gör. Ama orayı yaşayıp oranın insanını tanıyıp insanı gibi yaşamalısın, turistler gibi değil. İki tür hayat vardır: Bir turistler için yapılan dizayn hayat, bir de oranın gerçek hayatı vardır ve ben dizayn hayattan hiç hoşlanmam. 10 sene oturdum New York’ta ama bir kez bile Özgürlük Heykeli’ne gitmedim.

      Eviniz dışında nerede kafa dinlemeyi seversiniz?

      Denizde... Bir yelkenlim olsa… Olacak yakında inşallah, bakalım. Basit bir botum var ama bana aradığım tadı vermiyor. Bir yelkenlim olsa, engin denizlere açılsam...

      Latin All Stars, Latin Lover ve Küba’ya olan ilginiz… Latin esintili kişiliğinizle ön plandasınız ancak imkân dahilinde New York’ta yaşamak istediğinizi biliyoruz. Kendi deyiminizle “Latinturco” felsefesinde biri neden New York’ta yaşamayı Küba’ya tercih eder?

      Küba müthiş bir ülke ama orada yaşam çok zor. İngiltere'den, okuldan bir arkadaşım heveslendi, orada ev tuttu fakat dayanamadı. Çok da güzel bir evde yaşıyor, ancak içeride evin sahibine ait bir oda var, o odayı kullanamıyor. Gidip de bir ev kiralayamıyorsunuz. Ancak evin sahibi sizi misafir olarak alabiliyor. Orada sizinle yaşamıyor tabii ki ama sembolik olarak orada bir odası var. Turizme açıldılar ve hırsızlıklar da başladı. Otele girerken, resepsiyonist “lütfen odadaki kasaya bir şey bırakmayın” diyor. Otelde çalışanlar kendi anahtarlarıyla açıp eşyalarınızı çalabiliyorlarmış. Cep telefonları çalınıyor mesela. Adamın biri geliyor kafede otururken, herkesin telefonu duruyor masada. “Küba gazetesi alır mısınız?” diye masaya bir kâğıt parçası atıyor. Hayır dediğinizde kâğıtla birlikte telefonunuzu da alıp götürüyor. Kübalılar kızacak ama maalesef ülkeleri bu hâle geldi. Kabahat onların mı? Değil, çünkü açlar. Ekmek çalan çocuk, aç olduğu için ekmek çalıyorsa hırsız sayılmaz… Mecazi anlamda söylemiyorum bunu, gerçekten açlar. Yemek yememiş dört gün ama kılık kıyafeti yerinde, dans ediyor...

      “Düşünün ki bu nehirler eski zamanların otoyolları. Tuna Nehri, Meinz Kanalı, Fransız nehirleri, Almanya, Budapeşte, Viyana, Çek Cumhuriyeti…”

      Dergimizin imza sorusu olan “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” sorusuna “Okuyarak gezen bilir.” Yanıtını vermişsiniz. O hâlde sorumuzu şöyle yöneltelim: Satırlarımızı okuyarak yeni yerler keşfetmek isteyenler için; mutfağı, tarihi ve kültürüyle muhakkak görülmesi gereken üç destinasyon sizce neresi?

      Hep söylediğim gibi, Sicilya. Hastasıyım. Bask Bölgesi, Kuzey İspanya, bir de ek olarak en çok sevdiğim ve mutlaka yapılması gereken; Tuna Nehri veya herhangi bir Avrupa nehrinde vapur seyahati. Benim en çok faydalandığım, en kısa zamanda en çok bilgiyi aldığım ve rahat bir şekilde en çok yeri gördüğüm seyahattir. Düşünün ki bu nehirler eski zamanların otoyolları. Tuna Nehri, Meinz Kanalı, Fransız nehirleri, Almanya, Budapeşte, Viyana, Çek Cumhuriyeti... İşin güzel tarafı şu ki; otoyollar yapılınca ticaret ve şehirler kara yollarına göre şekil aldı ve nehirler eskisi gibi bozulmadan kaldı. Her gün gemiyle başka bir kasabayı geziyorsunuz, görmeden bir gece önce tarihlerini okuyorsunuz. Rahat bir kamaranız var. Otel değiştirme derdiniz yok. Nehirde dalga yok, nereye gittiğinizi anlamıyorsunuz bile. Pencereden baktığınızda evler yüzüyormuş gibi. 3 gün, 10 gün, 20 gün... Paranıza ve vaktinize göre seçenekler var.<br><br> Ayhan Sicimoğlu'na bu keyifli sohbet için teşekkür ederiz.

      Makaleyi beğenebilmeniz için tarafınıza iletilen aktivasyon mailini onaylamanız gerekmekte.

      Kapat

      Bu özelliği kullanabilmeniz için üye olmanız veya giriş yapmanız gerekmektedir.

      Üye Ol Giriş Yap Kapat

      Bu özelliği kullanabilmeniz için üyeliğinizi aktive etmelesiniz.

      Kapat

      Yorumlar (0)

      Yorum Yap

      Bu Sitede, kullanıcı deneyimini geliştirmek ve internet sitesinin verimli çalışmasını sağlamak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Tamam